Amcam öldü … sanırım çocukluğum da …

Eskiden kuzenlerimle biraraya geldiğimizde yer yataklarında yatardık. Bir yer yatağında dört kişi yattığımızı hatırlıyorum. Böyle geceler; artık sinir bozukluğundan mı, yoksa mutluluk katsayısının çok yükselmesinden mi bilmiyorum hep çok kahkaka ve gülmekten gözlerimizden gelen yaşlarla biterdi. Sonra, bir anda babaannem belirirdi ve “lafınızın çürüğü kaldı artık” derdi. Bir de, o öyle olsaydı, bunu şöyle deseydim, bunu böyle yapsaydım konuşmalarına “arkasına bakan poposunu görür, önünüze bakın” diyerek noktayı koyardı. Susardık.

Güncel hayatı benimle paylaşanlar, çocukluğumda defalarca duyduğum bu cümleleri birçok zaman “nokta” yerine kullandığımı bilirler.  

Kendi arkana bakınca poponu gördüğün aşikar da bazı insanların arkasından baktığında popodan çok şey görmek mümkün olabiliyor. Benim dümdüz “amcam”, babamın NurOl’u, birçoklarının Aytek’i , Ayteçko’su, kiminin Nural Amcası, dayısı, dedesi, öldü. Bizim ailede pek sevimsiz bulunur “enişte”, pek kimsenin eniştesi olmadı.  O’nun ölümü, benim de çocukluğumun ölümü gibi. Bunu söylediğimde değerli bir arkadaşıma;  bana yazdığı bir mesajında dedi ki bana ;

“Arkana dönüp baktığın zaman veya kaskatı kesilip hiçbir yere bakamaz hale geldiğin zaman başkalarının senin arkana bakıp popondan başka bir şeyler görmesi bence esas olan.”

O, arkasından bakınca şimdi; başka şeyler gördüğün adamlardan. Esaslı … Yokluğunda, kimse bana “kıjı” demeyecek, aileden kimse anneme “nise” diye seslenmeyecek, babama dalga geçerken “çuku”, ciddiyken “kadı” diye başlayan cümleler kurmayacak ve biz, hepimiz nefes alabildiğimiz sürece hep bu seslenişlerin yokluğuna alışmaya çalışacağız.

Yaşadığım güzel anıları, güzel bir  rakı masasında yad edip, sonra akan hayata dönebileceğim bir adam değil benim amcam.  Ben gavurların “lifetime” dediği bir ömür boyu dostluğun tanığıyım. Samsun’un Ladik’inin namazgahında -daha iki haneli olmamış yaşlarında- top koşturan babamla, annesi izin vermediği için bahçede çiçeklerin topraklarını kontrol edip, onları sulayan amcamın  hikayesi bu. Birbirlerine zerre kadar benzemeyen iki adamın, yaşam denilen yolculukta birbirlerini hiç kırmadan, incitmeden, kötü söz söylemeden yaşlandıklarını gördüm. İmrendim. Mutluluklarını çoğalttılar gözümün önünde ve mutsuzluklarını en aza indirmek için desteklediler  birbirlerini.  Bir sabah erkenden babama “amcam öldü baba” diyene kadar sürdü bu. Evimden, bizimkilerin evine toplam on dakika süren araba yolculuğunun zor olduğunu söyleyebilirim.  Söylemesi zor, ne kadar kibar olursan ol, etkisini azaltamayacağın bir açıklama oldu bu. Babam, bana ilk olarak “ne olacak şimdi? “ deyiverdi, istem dışı.  

Yazmaya, çizmeye, okumaya, sonra tercüme etmeye ilk başladığım günlerde, kıymetli daktilosunu bana verip, sonra bunların şeritleri kolay bulunmuyor deyip, en az bir yıl yetecek şeridini aldı. Bir süre sonra sıkılacağım ihtimali hep orada dururken bile, ciddiyetle destekledi beni. Bildi hep kitapları sevdiğimi, ilk kitaplığımı o çizdi, babam aman Nurol hepsinin aralıkları da aynı oluversin  dediğinde, hiç istifini bozmadı. Piyasada basılan her kitap ölçüsünde aralıklar ayarladı. Benim kitaplığım çok havalı oldu. Üniversite okumaya başladığımda, çok pahalıydı, yurdışından gelen kitaplar. Çoğaltırdık, o günün en iyi teknolojisyle. Hepsi ciltlidir benim çakma kitaplarımın. Lacivert ciltli, kırmızı okuma yeri belirleyen ipi ve sağ alt köşede adımın yaldızlı harflerle  basılı olduğu.  Eşyalara hep başka açılardan bakmayı öğrendim ben ondan. Sahip olduğum her evde , arkadaşlarımın a bak bunu da çok iyi düşünmüşsün dediği her çözümde payı vardır. Örneğin bir bulaşık makinası kapağının, duvara monte edildiğinde nefis bir masa olabileceğini kaçınız düşünebilirsiniz ki?

Ne zaman evlerine gitsem ziyaret bir şölene dönerdi. Tabi burada, teyze faktörünü de es geçersem ayıp etmiş olurum. Rahat ettim yanında.  Sevginin çok , konforun bol olduğu, kahkahaların sabahın ilk ışıklarına değin sürdüğü sofralar kadar, bir kahve içimliği ziyaretler de aynı keyifi verdi. Ya dalından kopardığı bir dal bahar çiçeği ile uğurlandım, ya kendi ağaçlarının meyvesi ile. Hiçbirşey bulamadıysa kendi yetiştirdiği salatalıkları yıkayıp, tutuşturdu elime. Artık içki içmeyi bıraktığı günlerde dolaplarında soğuk bira, açılmamış bir şişe şarabı nasıl açıklarım bilemiyorum. Yorgunsun sen, bi kadeh şarap iç, iki nefeslen öyle git derdi bana.  Kendi nefesi yetmedi ama….

Öyle işte ..  Bugün arkasından baktığımda, yüzüne baktığım kadar mutlu oluyorum. Bir gülümseme yerleşiyor yüzüme. Son yolculuğuna uğurlarken bugün, yanlız olmadığımın farkına varıyorum.

19 Mart 2010 - Ankara

hayata

hurdacı sayılmam … ben daha çok eskiciyim. eskilerim benim bi şekil durur biryerlerde … bu biryer bazen renkli renkli dosyalar, bazen flash bellekler olur … kıyamam ajanda atmaya … çok tutabildiğimden değil. fil gibidir benim hafızam .. öyleydi en azından .. şu günlerde arabamı park ettiğim alanı bile hatırlamadığım düşünülürse, komik -hafızam fil- durumu iddiam biliyorum … bu salaklığın geçiçi olduğunu umuyorum. daha çok aklımda durur eskilerim, sevdiklerim, çok sevmediklerim, resmini çektiğim anlar. kalbimden aklıma transfer ediveririm hızlıca. hiç sevmediklerim ise derhal “recycle bin” e. bir süre de orda takılırlar, sonraaa “empty” dedin mi elveda. 

ben çok heyacanlı bir günün on yıl sonrasındaki kutlamasında, o güne ait hürriyet gazetesini çıkarabilirim. ya da o aya ait telefon faturasını. uçak, konser biletleri favorimlerimdir. mektup, elektronik posta atamam. halen en sevdiğim pijamam üniversitedeyken giydiğimdir.

sonradan sonradan öğrendim ben temizliğin aslında faydalı birşey olduğunu. dönemsel aralıklarla insan, eşya temizlemesini öğrendim de, şu hatıra temizleme işini halen beceremedim. aslında düşündüğümde ben kimim diye hep hayatta çentik attığım, iz bıraktığım insanlar kadar var olduğumun farkına varıp, bende iz bırakmış insanlardan oluştuğumu anladım parça pinçik. o yüzdendir ki anlar kıymetlidir bana, hatıralar … çarçabuk söylerim sevdiğimi de sevmediğimi de. şımartırım kendimi de karşımdakini de -o anın coşkusunu hiç unutmayayım - diye. hayat bu, sevimsiz şeyler de geliyor insanın başına ya. bazen ben müsebbib, bazen hiç etki alanımda olmadan. onları cok hatırlamıyorum ama becerebildiğimce ders alıyorum. en sevdiğim tarafım bu galiba, güçlü yanım çabuk öğrenmem. bazıları duvar diyor. ben soğuk alan. üşütüveriyorum oraya girenleri. güdü hayvani; bi daha gelmesin başıma. bazen kürkünü giyen buyuruyor işte. o yıllarca çalıştığın dersler uçup gidiveriyor. soğuk alandaki buzlar eriyor, su kaynama noktasına geliyor. kaynayan suyun buharıyla tüm bildiklerin de gidiveriyor ve başlıyorsun yeniden eskitmeye, biriktirmeye.